Söz sizde

Almanya’nın düşündürdükleri

İstikrar soğuk yenen bir yemek

Almanya’nın düşündürdükleri:

Önce biraz tanışalım sevgili okurlar. Adım Yücel Sivri. 48 yaşımda bir aile babasıyım. Mesleğim: Tarihçi ve filolog. Yaptığım işe gelince... İşte o biraz karışık: gazeteci, öğretmen, doçent, yazar, çevirmen vb.

Neredeyse 30 yıl geçti aradan. 1980’in Haziran ayı sonundan bu yana Berlin’de yaşıyorum. Berlinli olduğumu kabul etme zamanı çoktan geçti. Ama ben İstanbul’a ihanet etmemek adına bu gerçeğe hep direndim. Gerçi Almanya’ya ilk gelişim 1970 Eylülü’ne tekabül ediyor. Ancak 70’ler çocukluğumun henüz o kıkırdaksı saflığında kâh Türkiye’de kâh Almanya’da geçti. Ailem öyle reva görmüş olacak ki, köksüz bir göçebe, umarsız ve yurtsuz bir hayalperest idim bu yıllarda. Yaz tatillerinde ailemin yanında Berlin’de, okul günlerinde yatılı okullarda ve hafta sonları da neredeyse her yıl değişen mekânlarda farklı simalarla birlikte geçen bir çocukluk-gençlik dönemi tasavvur edin.

Hasılı İzmit, İzmir ve İstanbul’da geçen ortaöğrenim yıllarının ardından 1980’de Berlin’e geldim. Ve geliş o geliş. O zamandan beri Berlin’deyim. Nihayet –kelimenin tam anlamıyla- benim de kök salabildiğim bir yer oldu Berlin. Yukarıda aktardığım gibi neredeyse 40 yıldır Almanya ile bir şekilde ilgim var. Bir başka deyişle bu ülkede 40 yıllık geçmişim var. Dile kolay. Şükran borçluyum Almanya’ya.

Biliyorum sevgili okurlar; içinizde görmüş geçirmiş niceleri var ki bana 'sen daha dünkü çocuksun' diyecektir. Haklılar da bu büyüklerim. Lâkin kıdem kadar gözlem de gerek bazı şeyleri dile getirebilmek için. İşte şimdi ben o iddia ile bu satırlara can veriyorum. Belki de şimdiye kadar içimde mukim o nihan satırlar bana can verdi aslında.

Çocuktum baba oldum, dedeliğe de adayım; eli kulağındadır. 1961’den beri bu ülkede onca hükümet geldi geçti. Nice politikacılar gördük. Gündem haliyle hep değişti. Ama geçen zaman zarfında değişmeyen birşey vardı ki, o da Almanya’nın devlet politikası idi. Alman politikasında belki kolorit değişti kimi zaman ama diplomatik semaya yansıyan gökkuşağını görünür kılan tayfın renklerinde hiç değişme olmadı. Buna da bir Türk olarak imrenmemek elde değildi.

Peki son yıllarda nelere tanık oluyoruz? Alışageldiğimiz, o insana güven veren sıcacık bağrını terkedemediğimiz, babalarımızı memleketlerine geri dönmekten alıkoyan o istikrar tablosunda bildik renkler solmaya yüz tutmuyor mu? Sizi bilmem ama 'Almanya ile Türkiye arasında pek fark kalmadı' diye yorum yapanları gittikçe daha sık duyar oldum ben.

Nedir onları burada yaşamayı tercihe yönelten bu 'fark' ya da 'farklar'? Sosyolojik, psikolojik, politik ve ekonomik olmak üzere dört kulvardan ilerlerek biraraya gelen farklar silsilesinden söz ediyoruz burada aslında. Sosyolojik, çünkü Anadolu’dan Avrupa’nın orta yerine konarak birkaç fersah birden yol alındı. Her ne denli konanların çoğu göbeküstü bir sosyo-iniş yapsa da... Psikolojik, çünkü çoğu Türk toplumunun altlarından kopup gelen bu insanlar, yazdan yaza da olsa Anadolu’ya vardıklarında, kopageldikleri toplumun üstüne çıktıkları hissine kapılıp avunabiliyorlardı alabildiğine. Politik, çünkü 'gurbetçi' ya ezilmişliğinden ya korkusundan ya da hâlâ Osmanlı’ya kul olma geleneğinden geldiğinden tarifsiz bir siyasî girdap içindeydi; 60’ların ortalarına kadar CHP ile DP arasındaki ikibaşlılığı seyreder dururdu. 70’lerdeki dehşet veren 'militan dönem' onları geri dönmekten alıkoyacak yeteri kadar arguman sunuyordu hergün gazete manşetlerinde ve zamanın siyah-beyaz ekranlarında. Ekonomik, çünkü geçim sıkıntısı çekenler için adeta parasal bir can simidiydi Almanya & Co.

1980 yılındaki 12 Eylül İhtilali ile askerin önayak olduğu 'Türklere vize' uygulaması gurbetçinin giderek daha yoğun biçimde kaybedeceği haklarına zemin oluşturdu. 1989 ile birlikte başlayan her iki Almanya’nın birleşmesi süreci her ne denli birçok yabancı gibi Türkleri de sevindirdiyse de, onları üçüncü mevkide topladı. 1949 sonrası federatif dönemin Almanya’sı adeta bir gecede üçte bir oranında büyüdü. Fiziken ve nüfusen. Ama ilk etapta ekonomik olarak değil. O nedenle su üstünde büyütülen tekneye yapılan yatırımlar, gerçekçi günlerin geri dönüşüyle birlikte altından zor kalkılır cinsten büyük maliyetleri getirdi. Başka bir ülke olsa böylesi bir badirenin ardından herhalde çoktan batmıştı. Bakınız, Yunanistan fiziken ve birçok alanlarda yerinde saydığı halde ekonomik olarak borç batağında.

Birinci kuşak çok iyi hatırlar 60’ların 70’lerin ve 80’lerin Almanya’sı ile 90’ların ve milenyum Almanya’sı istikrar bağlamında aynı koşulları sunmuyor bireylerine. Tamam kabul etmek gerek, küresel ekonomik kriz var, ama hangi dönemde eksik oldu ki bu krizler? 70’lerdeki küresel kriz Almanya’ya adeta 'teğet geçti' ve çöküşün başlangıcı olmaktan çok uzaktı. 'Ekonomik Mucize' ülkesi Almanya ihracat şampiyonluğu ünvanını da Çin’e kaptırdı nitekim. Emeklilik garantisi giderek ufukta yitiyor. Emeklilik yaşı 70’e doğru bir temayül içinde. İşsizlik, çeşitli istatistik numaralarıyla da olsa önce azalmıştı ama artık bu yöntem de pek para etmeyecek gibi görünüyor. Eğitimin hali malûm: ilkin 60’larda dillendirilen ve 70’lerde can bulan 'babasız toplum' projesinden bu yana eğitim kalitesinde Almanya sığlaşıyor. Pisa testleri de bu gözlemi doğruluyor zaten. Üstelik son dönemlerde başında yer alan haberlere göre 50’lerden bu yana özellikle katolik okullarında eğitimdışı ve edepdışı faaliyetler cereyan etmiş. Ama Almanya bu alanda yalnız değil, İrlanda, Hollanda, İsviçre... Öbürlerinden gelecek skandal haberlerinin de eli kulağındadır sanırım. Oysa babamın ben küçük bir çocukken ve henüz hepimiz Türkiye’de iken söylediği sözler hâlâ kulağımda: 'Ben çocuklarımı Avrupa’da okutmak için gidiyorum Almanya’ya.' Bu kararı şimdi alacak olsaydı herhalde epeyi bir düşünürdü.

Peki sağlık alanına bir göz atalım: artan hastalık sigortası payları, kişi başına ödenecek primler, katkı payları, cepten ödenen ilaçlar vs. Bunlar dışında neredeyse 50 yıllık gurbetçi statüsüne rağmen bir türlü elde edilemeyen seçme ve seçilme hakkı. Reel kazanç şiddetle düştü ve bu trend sürmekte. Ülkede sosyal yardım alarak hayatını idame ettirebilenlerin sayısı giderek artıyor. Almanya genelinde sayılar 6,5 milyon ile 8 milyon arasında oynuyor. Basit bir örnek: 1965 yılında Almanya’da sosyal yardım alarak yaşayan 15 yaşından küçük çocukların toplamı 130 bin iken bu sayı 2010 itibariyle 1,7 milyon. Bir başka gerçek de dünyaya gelen her 5 bebekten bir tanesi devlete ödenen vergiler sayesinde hayata tutunabiliyor.

Artık şöyle bir toparlayalım: Emeklilik çıkmaz sokakta gibi. Eğitimin hali içler acısı, hele Türk kökenliler için. Sağlık alanında hizmet kalitesinde büyük zayiatlar verildi. Giderek yaşlanan nüfusla birlikte yaşlıların ve yaşlanmaya aday bizlerin hali daha az güven veriyor. Siyasi geleceğinizi kendiniz tayin edemiyor, aksine seyirci kalıyorsunuz. Cüzdanlar ve hesaplar değil ama borçlar ve hayaller kabarık. Ülkede iflas eden şahıs ve şirketlerin sayısı da ürkütücü.

Bütün bunlar gözönünde bulundurulunca gelecek çoğumuz için ne sosyolojik, ne psikolojik, ne politik ne de ekonomik açıdan huzur ve güven verici. Yerimizde saymadık belki ama geldiğimiz noktadayız sanki. Ve sanırım o nedenle Türkiye birçoklarının gündemine oturdu yine. Fakat unutmamak gerek sayın okurlar: Bu ülke bize 50 yıldır kucağını açtı. O halde iyi günde de kötü günde de onunla kader birliği yapmak bizlerin boynunun borcu. Çünkü istikrar soğuk ama yavaş yenen bir yemek.

Yücel Sivri

Tarih: 
Cumartesi, Mart 27, 2010