-
Aa
+
 02/09/2010
 

Sarrazin, Referandum, Dil - Erkan Budak

Sevgili okurlar, son yazımızı, 'üzerinde yeterince duramadığımız konularda gelecek günlerde yeniden buluşmak ümidiyle' tamamladıktan sonra yeniden buluşmanın üzerinden günler değil aylar geçmiş durumda. Peki bu gecikme ümidin boşa çıkmamasıyla açıklanabilir mi sadece? Bilmem ki bu bana dahi inandırıcı gelmiyor. Peki nedir o zaman?

Saat ve zaman

'Avrupalıların saati, bizim zamanımız var' diyen söz geldi aklıma. Tabi zihnimde bu söz akarken sizlere bu sözün sahibini de zikretmek istedim. Bunun için internette küçük bir araştırmanın yapmam gerekti. Tabi ki güzel Türkçemizle başladım. Zira Avrupa dışı bir coğrafyadan kaynaklı bir söz olduğu aşikar sözün içerisinde 'Avrupalılara karşı biz' ortaya konduğu için. Hatta bu sözü söyleyen bir Türk münevveri de olabilirdi, 'Oryantalizm' adlı çalışmasıyla Avrupa merkezci bakış açısından dışlayıcı ve ötekileştirici Doğu-Müslüman algısını ortaya koymak suretiyle büyük tartışmalar yaratmış olan, Filistinliliği, Araplığı ve Hristiyanlığı kendi kimliğinde bir araya getiren rahmetli Edward Said de. Arama motorunun Türkçe olarak hiçbir sonuca ulaşamaması umutsuzluğumu arttırdı bir an. Nerede okumuştum ben bu harika sözü diye düşündüm. Sonra da okuyanları bu sözün sahibini aramakla meşgul olurken bir daha bekletmemek için ne yazmalıyım diye düşünürken aklıma gündelik hayatta sürekli kullandığım öteki dilimde bir deneme yapmak geldi. Almanca! Google’a 'die Europäer' diyerek 'leb' dedim ve daha ikinci sırada arama motoru sözün devamını vererek 'leblebi' deyiverdi. Sadece seçtim. Büyüksün Almanca demeden edemiyor değil mi insan? Peki büyüksün Almanca demek kendi dilimizi küçük mü görmek oluyor ? Peki o zaman karşılaştığım bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Tabi ki sadece dilin kendisi ile değil.

Türkçe ve Almanca

Avrupa dışı bir kültür coğrafyasında söylenmiş ve Avrupa algısı Türkiye’dekine yakın olan bu sözü Almanca olarak internette bulmak Türkçe’den niçin daha kolay? Soruna dilde demenin ne kadar anlamsız bir önerme olduğu ortada. Neticede bir dili var eden o dili kullananlardır. Türkiye Türkçesini kullananlar arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının % 100’ü olmasa da buna yakın bir oranı, dünyaya iş göçü ve sığınma talebiyle yayılan Türkiye kökenliler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşlar ile terk etmek zorunda kaldığı Balkanlardaki Türk kökenliler, lehçe farkını Türk televizyonlarını izlemek suretiyle aşan Yakın ve Orta Doğu’da yaşayanlar ile çeşitli sebeplerle Türkçe öğrenmiş olan yabancı kökenlileri sayabiliriz. Bu ana dil ve ikinci dil olarak toplamda 85 milyon insanın konuştuğu dil, kendisini konuşan insanlar tarafından okuma ve yazma dili olarak 98 milyon insanın konuştuğu Almanca’dan oransal olarak çok daha az kullanılmaktadır. Uluslararası düzeyde hangi dilde ne kadar yayın yapıldığı, hangi dilde ne kadar gazete basılıp satıldığı önemli dil kriterleri arasında gelir. İşte Türkçemizin de Almancaya göre okuma ve yazma dili olarak oldukça az kullanılıyor olması yukarıda bahsettiğim sözün Almancasını bulurken Türkçesiyle bir veri bulamamam anlamına geliyor.

Ideoloji kıskacında Almanya ve Türkiye

Almanya’da, Sarrazin’in kitabı gündeme oturmuş durumda. İnsanların kültürel farklılıklarının zeka üzerine izdüşümü olduğunu savunan, ilk örneklerini 19. yüzyılda gördüğümüz düşünceler toplamı. Bazı şeylerin ne kadar da doğrusal bir sürekliliği olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz. Felaket telallığı. Konunun yönü ne? İdeolojik.

Türkiye’yi referandum tartışmaları almış götürmüş. Ülke ortasından ikiye bölünmüş durumda. Hangi sonuç çıkarsa ötekinin kıyameti olacakmış havası sarmış her yanı ve tabi yine her yanda felaket telalları. Konunun yönü ne? İdeolojik.

Öncelik ne olmalı?

Yukarıda dillerden bahsettik de. Ya iki dilde de okuyup yazamayan ve sözlü olarak da kendisini ifade edemeyen onca çocuğumuzun varlığı? Her türlü ideolojik tepişmenin çok ötesinde dramatik bir sorun. Peki Almanya ve Türkiye’yi, sevdiğimiz ve şikayetçi olduğumuz şeyleri hep ideolojinin dar çerçevelerinden değil de biraz objektif kriterlere yöneltsek. Gençlerimizin modern bir toplumda yabancı kökenli olarak yönsüz kalmamalarının yolunun kendilerini hem ana dillerinde hem Almanca gibi bir dünya dilinde ifade etmelerinden geçiyor olması bilinmeyen bir şey değil. Peki bu üzerinde hemfikir olunan konuda Almanya Türk toplumu üzerine düşeni yerine getiriyor mu? Entegrasyon meselesine çok kafa yormaktansa en somut ve vazgeçilmez konu olan dil ve dolayısıyla eğitim konusundan başlasak. Dil başarının anahtarıdır. Başarılı bireylerin entegrasyon konusunu da kimse gündeme sokmaz. Peki niye çocuklarımızın başarısı istenen düzeyde değil ve bu konudaki çabamız neden eksik? Yoksa Avrupalı mı olduk? Zira yukarıdaki söze göre Avrupalıların saati, bizim zamanımız vardı. Avrupalılar gibi zamanımız mı yok acaba bizim de? Daha kötüsü üstüne ya saatimiz de yoksa. Zira zaman daralıyor eğitim seferberliği için. Hemen şimdi. Sahi sözkonusu söz Afrika kökenli anonim bir sözmüş. Doğulular gibi zamanımız Batılılar gibi saatimiz olması temennisiyle. Hem oralı hem buralı değil miyiz biz. O zaman hiçbiri değil ikisi birden diyelim.

Erkan Budak

Kısa Link