Söz sizde

Eğri yolda düz yürümek

Göçün 50. yılı dolayısıyla birtakım kutlamaların arifesindeyiz. Gerek Almanya ve gerekse Türkiye bu konuda birtakım etkinliklerin hazırlığını yapıyor. Göçün 40. yılında bir göç ülkesi olduğunu nihayet kabul eden Almanya’nın, İslâm’ın kendisine ait olup olmadığı konusunu tartıştığı bir dönemden geçiyoruz. Anlayacağınız, zihinler bu konuda henüz berrak değil. Cumhurbaşkanı Wulff; 'İslâm da Almanya’nın bir parçasıdır' derken, Sosyal Birlik Partili (CSU) çiçeği burnunda Federal İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich, bunu kabullenmiyor.

Sayın bakana göre; ‘Almanya’nın kimliği ve Almanların nereden geldiği noktası önemli’. O; 'Almanya’nın kimliğini Hıristiyan Batı değerleri şekillendirdi. Bu farklılığı vurgulamayı önemli buluyorum' diyor ve 'İslâm’ın bizimle alakasının olduğunu gösteren tarihi bir kanıt yok' diye de ekliyor.

Tarih’ terimini illa ‘geçmiş’ olarak anlamak gerekiyorsa eğer, yarım asırlık bir geçmişe de pekala tarih denilmesi gerekir. Zira yarım asırlık gerçek var ortada ve şu an itibariyle dört milyon civarında Müslüman, siz kabul etseniz de etmeseniz de İslâm dininin mensupları bu ülkede. Durum ayan beyan ortada iken, sayın bakan ve onun gibi düşünenlere ne demeli? Sarrazin sonrası bir dönem yaşıyoruz. Bunun bir milat olarak kabul edileceği görüşünde olanlardanım. Zira Sarrazin sonrası Almanya’da çok şey değişti birden. Şansölye Merkel, çok kültürlülüğün öldüğünü söylerken, SPD Genel Başkanı Gabriel, Sarrazin’i aratmayacak sözler sarf eder oldu. Bundan cesaretlenen İçişleri Bakanı da hızını alamıyor. Alman Federal Anayasasının ilk maddesi, insan onurunun önemine vurgu yapar. Bu tavrıyla sayın bakan acaba Almanya’daki Müslümanların onuruyla oynamıyor mu? Söylediklerinde samimi ise eğer, bundan ‘sadece Almanlar bu ülkede insani muameleye layıktır’ sonucu çıkmaz mı? Diğerleri hangi kefeye konulacak peki?..

Siz ülkenin gerçeklerini bir tarafa bırakıp, gönlünüzden geçirdiklerinizi eğer doğru olarak başkalarına empoze etmek veya zorla kabul ettirmek isterseniz; kimsenin, arzuladığınız uyumu gerçekleştirmesini de bekleyemezsiniz! Kafalarda eğer ‘İslâm eşittir şiddet ve terör’ şablonu oluşturulmak isteniyorsa, bu İslâm’ın şiddet içerdiğine delalet etmez ve bu gibi töhmetler Müslümanları uyuma değil, aksine uyumsuzluğa teşvik eder. Kaldı ki, uyumun temelinde din olgusunu aramak da oldukça yanlıştır, çünkü uyumda temel sorun; eşit oranda katılım ve paylaşımdır!

Bütün bunların ışığında Mart 2011’ de yapılan İslam Konferansı'nın bir Güvenlik Konferansı'na dönüştürülmeye çalışıldığına şahit olduk maalesef. Bunun böyle olması da normal, çünkü problemlerin çözümü noktasında temel prensip eğer yanlış olursa, tabiatıyla sonuç da yanlış olacaktır.

Bir Romen atasözü; 'Eğri yolda düz yürünmez!' der. Kraldan fazla kralcıların ağarlıklı olarak davet edildiği bu tür toplantıların verimli olmasını beklemek; akıl sahiplerinin kabulleneceği bir durum değil, çünkü oyunu kuralına göre oynamak gibi bir düşünce yok zihinlerde. Ve şu an konuyu gerçek muhataplarla ele almaktan imtina edenler zannetmesinler ki, problemlere çareler üretiliyor, aksine problemler daha da katmerleşiyor. Çünkü gidilen yol yanlış.

Peki ya çözüm nedir?

Bize göre çözüm; Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanlar bu ülkenin inkâr götürmez gerçeğidirler ve bu üç grup, kendi gelecekleri konusunda ortaklaşa karar alabilmelidirler. Zira, sadece bir kesimin zorlaması ya da rızasıyla bu işler çözüme ulaştırılamaz!

Ali Yağız

aliyagiz@web.de

Tarih: 
Perşembe, Nisan 7, 2011