Söz sizde

Çaresizler

Üç-beş yıllığına üç-beş kuruş kazanıp, bir çift öküz ya da bir traktör veya bir ev alıp hayatını idame ettirmek adına her türlü fedakârlığı göze alarak köyünden/kentinden kalkıp yaban ellere ekmek parası için gelen ve bir daha dönemeyenlerin bilmem kaçta kaçı Avrupa’yı mesken tutmuşsa; bunun adı ‘çaresizlik’ ve bu çaresizliği göğüsleyenler de ‘çaresizler’dir.

Velev ki onlar, kendilerini Avrupa’da mutlu olduklarını varsaysınlar ya da öyle tarif etsinler. Değil miydi ki onlar, müreffeh bir hayatı hayal edip, bu uğurda ana-babayı, eş-dostu, doğduğu toprakları terk etme mecburiyetinde kalmıştılar ve bugün aynı türden bir mecburiyetin adeta esiri olarak yine çaresiz ve hem de doğduğu topraklara hiç olmazsa ‘cenazemi götürün!’ nevinden (ki, birinci nesilden kalanlar oldukça azaldı) vasiyetlerde bulunuyorlar.

Bu öyle bir çaresizlik ki, önce en yakınlarını terk etme mecburiyetinde kalacak; özlemleri, vaktiyle izin dönemi ya da imkânlar ölçüsünde memleketi ziyaret ederek giderme ve sonrasında da -çoluk-çocuğun, torunların gurbette olması sebebiyle- hasretini çektiği toprakları, ziyaret edememenin, kısacası; hasretin ve hüznün hiç dinmediği bir hayat tarzına mecbur kalmak.

İşte bunun adıdır ‘Gurbet’. Bunun adıdır beraber büyüdüğü, çelik-çomak oynadığı; yeri geldiğinde elindeki ekmeği bölüştüğü, belki de ‘ölsek de beraberiz’ diye iç geçirdiğinden, mahallendeki arkadaşından, en yakınlarından ayrı kalmak. Ve belki de aradan geçen yarım asır sonrasında ‘ölmeden bir kez daha göreyim’ niyetiyle gittiğinde bulamadığı ve bulduklarını tanımakta güçlük çektiği dostlardan ayrı kalmak.

Avrupa’ya getirilirken tepeden tırnağa kontrolden geçirilen, dişlerinin bile tüm olup olmadığına bakılan birinci nesil büyüklerin, yerlilerin yapmadıkları en ağır işlerde çalışma mecburiyetinde bırakılmaları da çaresizliğin bir başka ifadesiydi aslında.

Her ne kadar maddi açıdan sıkıntı çekmediler ise de, hemen hepsinin yüzünde hüznün ve hasretin ifadelerini okumakta zorlanmayacağınız eskinin ‘misafir’ işçileri, şimdilerin Avrupa’nın zoraki ‘yerlileri’, an geldi kardeşinin düğününde bulunamadı, an geldi hasta annesini ziyaret edemedi, an geldi babasının cenazesine ulaşamadı...

Birçoğu da gurbet elde tüketti ömrünü, uçağın arka kısmında tabutlarla döndü vaktiyle terk ettiği ve biriktireceği parayla pembe hayaller kurduğu memleketine.

Şimdilerde Batı Avrupa’da dört kuşağın bir arada yaşadığı ‘Batı Avrupa Türeleri’nin ilk temsilcileri, bulundukları ülkelerde bir bakıma her söylenene ‘evet’ deme durumunda olmuş, çeşitli zorlukları göğüsleme mecburiyetinde kalmışlardı.

Peki, var mıydı başka çareleri?

Hemen her gurbetçinin - özellikle de ilk dönemler - kazandıklarını babasına, kardeşine veya bir akraba ya da dostuna göndererek değerlendirilmesini arzuladığı ve kahir ekseriyetinin bir şekilde mağdur edildiği bir hikayesi de vardır aslında.

Yaşadığı ülkede ‘Yabancı’, Anavatanda ‘Alamancı’ olarak adlandırılan ve her birinin farklı hikayesi olan ‘Gurbetçiler’ nice şarkılara, nice türkülere, filimlere konu olmuşlardır. Aynı zamanda Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki varlıklarıyla oynadıkları ve gelecekte oynayacakları roller itibariyle araştırmalara duçar kalacaklar ve belki de gerek Türkiye’nin şekillenmesinde ve gerekse Avrupa’nın şekillenmesinde söz sahibi konumunda olacaklardır.

Kim bilir belki de bu ayrılık, bu hüzün, vaktiyle hayırlı gelişmelere vesile olacaktır. Bizden sonrakilerin ancak şahitlik edebilecekleri olumlu ve hayırlı gelişmelerin olması en büyük temennimizdir.

Yarım asırlık ‘GÖÇ’ geçmişimizde farklı bir zaviyeden bakınca su yüzüne çıkanların bir kısmı bunlar.

Halbuki, daha neler var neler..

Ne diyelim.. Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.

Ali Yağız

aliyagiz@web.de

Tarih: 
Cumartesi, Kasım 5, 2011